19 Kasım 2008 Çarşamba

DTP'nin Siyasi Oyunları ve Gerçek

Ülkemiz her zaman olduğu gibi yine bir cenderenin içerisinden geçiyor. Bir yanda devletin her kademesine sızan gladyonun nam-ı diğer Ergenekon'un deşifre edilen yüzü mahkeme salonlarında hesap verirken, diğer yanda Ergenekon'un desteği ile kurulan ve bugünlere gelen PKK kanlı saldırılarına devam ediyor ve Ergenekon terör örgütü yöneticiliği iddiasıyla demir parmaklıkların ardında olan bir zat Perinçek, Ergenekon soruşturmasını bitirin PKK meselesini halledelim diyor. İşçi Partisi Genel Başkanı olan Doğu Perinçek'in yıllar önce Bekaa Vadisi'nde teröristbaşı ve teröristlerle olan fotoğrafları hâlâ zihnimizde. Bu arada PKK'nin siyasi temsilcisi de boş durmuyor. Kardeşlik ve barış için hareket ettiklerini söyleyenler ülkeyi germek, halkı kutuplaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Sözde Kürt halkının lideri dedikleri ve isminin başına sayın ifadesini koymadan adını zikretmedikleri Öcalan zehirleniyor iddiası ile Diyarbakır'da basın toplantısı düzenliyor, meclis gruplarını Ankara yerine burada toplayıp milletvekilleri ve belediye başkanları ile basının karşısına geçiyorlar. Ayrıca sayın Başbakan'ın doğu ve güneydoğu vilayetlerimize yaptığı gezileri eleştiriyor ve açıkça gelme diyorlar. Bölgenin ağası gibi gibi davranıyorlar. Aslında yaklaşan yerel seçimler öncesi bu tür davranışlar gayet normal. 2004 mahalli idareler seçiminde başlayan AK Parti'nin bölgedeki yükselişi 22 Temmuz'da daha belirgin bir hâle geldi ve iktidar partisi burada Türkiye geneli aldığı oy oranında daha yüksek bir orada oy aldı. Bu yükseliş hâlâ devam ediyor. Son anketlere göre AK Parti'nin oyunu daha da yükseltmiş konumda. 2009 Yerel Seçimleri'nde partinin hedefi başta Diyarbakır olmak üzere DTP'nin elinde olan belediyelerin büyük kısmını almak ki bu gayeye yakın görünüyorlar. Zira halkta artık gerçeklerin farkında. DTP'li belediyelerin siyaset yapmaktan başka bir hizmeti görünmüyor seçim bölgelerine. Artık bazı gerçekleri DTP'liler de görmeye başladı. Halkın kendilerine karşı olan müspet düşüncelerinin değiştiğini idrak etmeye başlayan parti bunu yeniden kazanmak için hizmet etmek yerine farklı siyasi yaklaşımlar içine giriyor.


Bilgiğiniz gibi DTP'ye açılan kapatma davası süreci devam ediyor. Diğer yandan PKK kanlı eylemlerini sürdürüyor ve milletimizde, medyamızda PKK ve yandaşlarına karşı nefret her geçen gün artıyor. DTP ise bu durumda PKK ve faaliyetlerine sahip çıkan açıklamalar yapıyor, teröristbaşı hakkındaki asılsız iddialarını yeniden gündeme getiriyor. Öbür taraftan DTP halk kitlesini kaybediyor ve oyu her geçen seçim düşüyor, önümüzdeki seçimlerde taban yapacak. İşte DTP'nin siyasi oyunları burada başlıyor. Bu nefret üzerine ortamı iyice geren bu partinin temsilcileri partilaerinin kapatılması için ellerinden geleni yapıyorlar! Alfabede kullanılmayan harf bırakmayıp çeşitli farklı isimlerde kurdukları partileri kapatılan bu zihniyet bunuda kapattırıp yerel seçimlerde halka karşı mazlum edebiyatı yapma hesaplarında. DTP'nin yerine geçecek partinin çalışmaları çoktan başlamıştır hatta belkide kapatılır kapatılmaz yeni parti harekete geçecek. Parti olmasa bile bağımsız adaylar taktiği bu seçimlerdede uygulanabilir. Parti kapatıldıktan sonra millete gidip biz sizin için çalışırken, sizin temsilciliğinizi yaparken bakın bize hareket ortamı sağlamıyorlar, önümüzü, partimizi kapatıyorlar diyerek halktan oy isteyecekler.
Bu nedenlerle terör örgütünün siyasi temsilcisi olduğunu daima belirttiğimiz DTP kapatılmamalı böylece bu söylemin önü açılmamalıdır. Bunun yayında partinin içerisinde güvercinler olarak adlandırılan ılımlı kanattakiler keşke daha mantıklı hareket etseler ve asıl görevlerinin halka hizmet olduğunu unutmasalar. Keşke bazı partilerimiz Gâvur Dağı'nın ardınında vatan toprağı olduğunu hatırlasalar ve siyaset felsefelerinin içine burayıda dâhil etseler. Keşke bir başka partimizin bölgede yaptığı miting sayısı birde kalmasda (o mitingde 300 kişi il yapıldı) her yere yayılsa ve bölgede %3 - %5 gibi komik oy oranlarında kalmasalar. Ama bu bakış açısı ile devam ederlerse bu oranlarıda arayabilirler. Son olarak bölgede %50'nin üzerinde oy alarak gerçek temsilcinin kim olduğunu tüm cihana ilan eden AK Parti bu oyun sorumluluğunun gereklerini dahada yerine getirse ve başta GAP olmak üzere bölgeye yönelik ekonomik ve kültürel yatırımlara hız verse.
Abdülkadir SARIBAY (Gazi Üniversitesi Makine Mühendisliği)

12 Kasım 2008 Çarşamba

Türkiye'de Terör Meselesi

Yıllar boyu büyük acılar çektiren terör meselesi üzerinde durmak istiyorum. Neden terör musibeti bizim başımıza sarıldı? Neden bize böyle bir şey yapılmak isteniyor? İşte cevabını arayacağımız sorulardan bazıları…
Yıllarca bu konu üzerinde konuşuldu tartışıldı ancak hala kesin bir sonuç bulunamadı. Öncelikle bu terör meselesinin başımıza musallat edilmesinin tarihçesine bakmak lazım..
Bundan 30- 35 yıl öncesine kadar PKK adında bir terör örgütünün adı geçmiyordu ancak onun yerine ASALA denilen ermeni terör örgütü vardı (Ermeni milliyetçiliği yapan bir örgüt.). Çeşitli zamanlarda yurtdışındaki bürokratlarımızı öldürüyor terör eylemlerinde bulunuyor ve aynı şimdi PKK nın verdiği rahatsızlığı veriyordu. Sonra ne oldu 12 Eylül sonrasında bu örgütün adı sanı duyulmaz oldu. Hemen ardından PKK adında bir örgüt kendini
Hissettirmeye başladı. Bu örgütünde sözde amacı ezilen Kürt halkının haklarını geri almak... Ama asıl soru ASALA ya ne oldu bir anda yok oldu, burada dünyanın yaramaz çocuğu Amerika devreye girdi tabi ASALA yi tavsiye edip PKK kadrolarına yerleştirdi. ( bakınız yine aynı oyun bölgesel milliyetçilikle bölücülük ) . Peki, niye bu kadar bize yükleniliyor? O zamanlar İsrail oralarda hareket alanını genişletmek çalışmalarını hızlandırma çabasında idi Amerika ise o bölgeye yayılma düşüncesinde ve de o bölgede güçlü bir Türkiye istenmiyor. (Dikkat ederseniz Turgut Özal dönemine de rast geliyor) bu bölgede güçlü bir Türkiye olduğu zaman Ortadoğu da istediğini yapamayacaklarını en azından beraber ittifak etmeden bişey yapamayacaklarını biliyorlardı. Bunun için bunların başına öyle bir şey saralım ki onla meşgul olsunlar ki bölge ile ilgili stratejik planlar yapamasınlar. Nitekim öyle oldu yıllardır teröre aktarılan para bu ülkenin gelmiş geçmiş borçlarını birkaç kez temizler belini doğrultmasını sağlardı ama millete gidecek olan para dağdaki militanlara bomba olarak düşüyor ( o da dağdaki teröriste mi yoksa dağlara taşlara mı gittiği belli değil ). Ondan da önemlisi yıllardır teröre verilen canlar ve acıları bütün vatandaşlarımızın yüreğine ateş gibi düştü.
Bu terörün bir boyutu idi. Birde o bölgedeki Kürt vatandaşlarımızın durumu var. Yıllarca terörist damgası vurulup eziyet çektirildiler. Ayrım yapıldı. Bu sebepten ve eğitim eksikliği gibi bazı sebeplerden dolayı bölücüler tarafından kandırılıp dağa çıktılar, ellerine silah aldılar. Ve gidip kardeşlerinin soydaşlarının canlarına kıydılar ve hala kıymaya devam ediyorlar. Acaba bu insanlar kazanılamaz mıydı toplum için faydalı bireyler haline getirilemez miydi? İşte asıl eksikliğin sebebi bu. Bu noktada bir çözüm yolu bulunmalı. Mesela oraya da İstanbul'daki gibi İzmir'deki gibi eğitimin aynısı verilebilir. Bu en basit ve en temel olanıdır. Eğer o bölgenin bilgisizliği ortadan kaldırılırsa, o bölgeye siz bizim kardeşimizsiniz anlayışı ve düşüncesi hissettirilirse işte o zaman ne terör ne de bölücülük kalır.
Bunun için terörü sadece silahla bitirebileceğimize inanmıyorum hatta silahla hiçbir şey yapılması mümkün değil diyenlerdenim. Zaten arka planda ABD ve İSRAİL gibi devletler varken silahlı mücadelenin sadece dağa kurşun sıkmaktan başka bir şey olmayacağı ortada. Sen ne kadar mücadele edersen et onlar istemedikçe bu illet yok olmaz.
Ama Yine tekrarlıyorum o insanları biz kazanmalıyız çünkü onları kazanmaktan başka çaremiz yok.

(Bu yazıyı GençUfuk için kaleme alan Avni Babaoğlu Sancaktepe Yenidoğan Çok Programlı Lisesi 4. sınıf öğrencisi)

26 Ekim 2008 Pazar

Kadrolu ABB Başkan Adayı

Ülke gündemi Ergenekon, terör derken yavaş yavaş yaklaşan yerel seçimlere doğru kaymaya başladı. Bunun ilk adımlarıda CHP'nin Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB) için adayının kim olduğunu açıklaması ile atıldı. Murat KARAYALÇIN 1993 yılında bıraktığı başkanlık için yeniden aday oldu. 1989 mahalli seçimlerinde başkanlığa gelen Karayalçın daha sonra Erdal İnönü'nün görevden çekilmesi ile devrin Sosyaldemokrat Halkçı Partisi'nin (SHP) genel başkanı seçildi. Ardından T.C. 50. Hükûmetinde Başbakan Yardımcısı, Devlet Bakanı ve Dışişleri Bakanı olarak 1994-1995 tarihleri arasında görev yaptı. SHP'nin CHP ile birleşmesinden sonra genel başkanlıktan ayrıldı. 1999'da ABB başkanlığı için yeniden aday olan Karayalçın %31,95 oy almasına rağmen %33,79 oy alan Melih GÖKÇEK'e karşı seçimi kaybetti. Haziran 1999'da yapılan CHP kurultayında genel başkanlığa adaylığını koydu fakat burada da başarısız oldu. Ardından partisinden istifa ederek solda yeni bir oluşum için yola koyuldu, solda ittifak hareketi ile geniş tabanlı bir parti oluşturulmaya çalışsada bundan da beklediğini bulamadı . 2002 yılında Sosyaldemokrat Halk Partisi'ni kurdu. 2004 yerel seçimlerinde başta DEHAP olmak üzere irili ufaklı pek çok sol parti ile yapılan ittifakla yeniden ABB başkanlığı için aday olan Karayalçın bu seçimde de Ankara'da %20'lerde kaldı. CHP'nin adayı Yılmaz ATEŞ %12 oy alırken Melih Gökçek %55'le ile seçimden önde çıktı. Siyasi hayatı boyunca solda birlik söylemi ile hareket etmesine rağmen hiçbir zaman bunu sağlayamadı. Şimdi de daha mütevazi bir çerçevede yani sadece Ankara içerisinde solda birlik diyor.

Siyasi özgeçmişi kısaca böyle olan Karayalçın'nın CHP'den aday olması pek çokta soru işaretini arkasından getirdi. 2004 yerel seçimleri öncesinde CHP Genel Başkanı: Deniz BAYKAL şöyle demişti: "İmralı'dan liste gelecek. O liste SHP'nin adayı diye verilecek. Diyarbakır'da seçimi DEHAP kazanacak ve sen 'Aaa SHP kazandı' diye yarın çıkacaksın. Çocuk mu aldatıyorsunuz?'' Buna karşın Karayalçın'da Baykal'a karşı boş durmadı. Karşılıklı pek çok kez çatışan iki isim bu gün ortak menfaat için bir araya geliyor. Baykal'ın isteği belli. Karayalçın kazanamasa bile Ankara'da en az %30 oyu var. Karayalçın ise Gökçek'in değimi ile CHP'ye kapak atmak istiyor. Gökçek Karayalçın'nın Ankara'da CHP'nin Türkiye genelinde aldığı oy oranından daha fazla oy alarak kazanamasada parti içerisinde muhalefet için bunu kullanacağını söylüyor. Bu yollada seçimlerde oy oranını iyice düşürecek olan CHP'de Baykal'a karşı genel başkanlık yarışına gireceğini söylüyor.

Beki Karayalçın cidden kazanabilir mi? Bu sorunun cevabı için 2004 yerel seçim sonuçlarına bakmamız yeterli. Bu seçimlerde:
Parti Oy %

DSP

14.901

0.92

ANAP

5.986

0.37

BTP

3.894

0.24

AKP

899.412

55.35

BBP

8.372

0.52

IP

4.313

0.27

TKP

2.775

0.17

DYP

33.351

2.05

MP

1.257

0.08

CHP

206.603

12.71

GP

26.471

1.63

SHP

341.149

20.99

SP

11.194

0.69

MHP

64.767

3.99

BAGIMSIZ

361

0.02


yani solun tüm oy toplamı %35 bile etmiyor. Buna karşılık sadece AK Parti tek başına % 55 oy almış. DSP lideri Zeki SEZER'i ziyaret eden Karayalçın olumlu bir sonuç çıkaramadı. 22 Temmuz seçimlerinde CHP ile yaptıkları ittifaktan istedikleri sonucu alamadıklarını söyleyen Sezer ancak bağımsız aday olması durumunda destek vereceklerini bildirdi. Açıkcası Karayalçın'nın işi zor görünüyor. Son seçimlerden sonra Ankara'da meydana gelen değişim ve Gökçek'in bundaki başarısı da göz önüne alınırsa şayet partisi tarafından aday olarak gösterilirse Melih Gökçek Ankara Büyükşehir Belediye başkanlığında rekorları bir kez daha kırabilir. Ama aday gösterilirse zira Keçiören Belediye Başkanı Turgut ALTINOK 2004'de olduğu gibi büyükşehir için aday adaylığına açıkladı. Bu baharda Ankara'da kıyasıya bir yarış izleyeceğiz gibi görünüyor.

Abdülkadir SARIBAY (Gazi Üniversitesi Makina Mühendisliği)

15 Ekim 2008 Çarşamba

Belirsizlik Ortamı

Bir devletin, bir milletin kendini idame ettirebilmesi için olmazsa olmazları vardır. Bu bizim ülkede de böyledir dünyanın diğer bir ucundaki adını bilmediğim bir ülkede de böyledir. Nedir bu olmazsa olmazlar; dil, din, tarih, ahlak, hürriyet v.b. şeyler. Bunlar bir arada olduğu zaman topluluklar ancak bir birlik ve bir milleti oluşturulabilirler.
Bizim milletimiz asırlardır bu ilkeler üzerinden hareket ettiği için hep sağlam bir şekilde ayakta kalıyordu. Ne var ki 20. yüzyıl başlarına doğru 19. yüzyılın ortalarında çeşitli çevrelerce yapılan çalışmalar sonucu milletimizin bu değerleri 21. yüzyıl başlarına kadar yok edilmeye, gençliğimizin aklından silinmeye çalışıldı ve hâlâ çalışılıyor. Önce insanların en hassas olduğu olgu olan dini istedikleri gibi toplumlara yedire yedire kendi lehlerinde kullanmaya başladılar. Çalışmalarının sonucu olarak insanların aklından din kavramı neredeyse silindi din insanlarda sadece bir kavram olarak kaldı (sadece gerçek Müslümanlar bu çalışmalarda etkilenmedi). Daha sonra bunları dil, tarih, ahlak izledi. Dilimizin yok olması için her şey yapıldı Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Almanca kelimeler sessizce dayatılmaya başlandı ve sinsi uygulama konuşma diline uyarlandı. Bunun yanında insanlar şanlı tarihlerine bakıp ibret almasınlar diye yalan tarihler yazılıp yeni nesillere öğretilip, benimsenmesi sağlandı. Gerçek tarihi toplumdaki insanların bir bölümü öğrenebiliyor o da araştırırsa. Ahlaka gelince asıl çöküşün nedeni ahlaki çarpıklıktan meydana gelir. Bir toplumun genç bireylerinin ahlakı bozulmaya başlayınca tüm temel duyarlılıklar gelenekler örfler adetler zaten yok olmaya yüz tutar. İşte bütün bu değiştirme uğraşları gençliğimize uygulanmaya çalışılıyor bundan önceki ve ondanda önceki genç nesillere yaptıkları gibi… Peki, nedir bu kadar yapılan şeylerin gençliğimiz üzerindeki etkisi. Hemen şöyle açıklayayım; zamanla atlanılan her genç nesil geleneksel kuralları terk edip batı dünyasının rezilliğini taklit eden bir hâle geliyor. Şu anda Türk gençliği üç grupta şekillenmişe benziyor(benim bakış açımdan):
1- Ne yaptığını bilip de hâlâ yaptığı yanlışlara devam etmeye ısrar eden gruptur ki bunlar azınlıktadır.
2- Yalanışlıklardan uzak durup doğruluğa yönelmiş artık insanlara nasıl faydalı olabileceği düşünen ve bu düşüncesinin görüntüsünü çizen grup ki bunlarda maalesef azınlıktadır.
3- Bu grupda ne yapacağını bilmeyen, ne yanlışın yanlış olduğunu algılar ne de doğru olan şeyin doğruluğunu algılayan gruptur ne yazık ki bunlar toplumda çoğunluğu arz eder.
İşte insanların 1. ve 3. grup geçleri insanları düzeltmeye çalışmalıdır yoksa bu fazlalığından dolayı övündüğümüz genç nüfus sadece boş bir kalabalıktan ileriye gidemez. Bunun için toplum bu belirsizlik ortamından derhal çıkarılmalıdır aksi halde her şey tam sonuna geldiğinde keşke diyeceğimiz bir duruma gelecek. Böyle bir şey olmasını istemeyiz değil mi? (Bu yazıyı GençUfuk için kaleme alan Avni Babaoğlu Sancaktepe Yenidoğan Çok Programlı Lisesi 4. sınıf öğrencisi)

12 Ekim 2008 Pazar

Aktütün'de Şehitler, Belek'te Golfçüler

Sınır ötesi harekât için hükûmete yetki veren tezkerenin bir yıl daha uzatılması amacıyla meclisde yapılan tartışmalarla aynı zamanda meydana gelen Aktütün karakolu ve Diyarbakır saldırıları gündemimizi meşgul ederken farklı bir soru daha eklendi bu konuya. Komutanlarımız emirlerini golf sahalarında mı veriyorlar? Bence bu sorunun sorulmasına neden olan o malûm fotoğraf çok yakışıksızdı. Yıllarını bu yola verip, hayatını ordusuna ve milletine harcadığına emin olduğumuz bir komutanımıza hiç yakışmadı bu durum. Hadi bu komutanın problemi ya Genelkurmaya ne demeli? Yaptığı basın açıklaması ile hem taraf oldu, hem de gülünç duruma düştü. Açıklamayı aynen alıyorum:

''Son günlerde Hava Kuvvetleri Komutanı Hava Orgeneral Aydoğan BABAOĞLU ile ilgili olarak bazı basın yayın organlarında haberler yer almaktadır.
Hava Kuvvetleri Komutanımızın Antalya’da bulunduğu sırada, 4 Ekim 2008 Cumartesi günü akşam saatlerine kadar olan sürede, Bayraktepe bölgesinde meydana gelen çatışma sonucunda verilen şehitler hakkında bir bilgisi olmamıştır.
Gerçeğin böyle olmasına rağmen konunun teyit edilmeden Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratma amaçlı olarak kullanılması üzücü ve düşündürücüdür.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.''

Özrü kabahatinden de beter bir durumla karşı karşıyayız. Gerçekten inanması çok zor olsada hadi diyelim komutan gerçekten olaydan haberdar olmadı, ama bu açıklama ile komutanımıza yönelik haklı eleştiriler orduya yönelilk saldırı ve düşmanlık şeklinde lanse ediliyor. Ülkemizin en önemli kurumu olan TSK'nın bu duruma düşmesi bence çok vahim bir durum. Verilen şehitler ve terörle mücadele konusunda farklı yaklaşımların olduğu bu günlerde milletimizin duygularını derinden sarstı ve başta orgeneralimiz olmak üzere TSK'ya duyulan güveni zedeledi. Bunun yanında Milliyet'ten Fikret Bila köşesinden Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aydoğan Babaoğlu'nun savunmasını yaptı (http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&Date=12.10.2008&ArticleID=1000816&AuthorID=61&b=&a=Fikret%20Bila&ver=00). Yazıda komutanımız saldırının ardından müdahale yapıldığını ve gerekli cevabın F-16 uçaklarımızla verildiğini anlatıyor. Ama bir söz benim çok dikkatimi çekti.

''Dolayısıyla Türk Hava Kuvvetleri'nin hizmetinde en küçük bir aksama olmamış ve her zaman olduğu gibi benim verdiğim emirle görev yerine getirilmiştir."

Benim verdiğim emirle... yani Sayın Aydoğan Babaoğlu bu olaydan haberdardı demek oluyor bu. Haberdardı ve gerekli emirleri verdi ama golfüde bırakıp gidemedi, bunu anlıyoruz buradan. İşte bir tezatlık daha. Genelkurmay basın açıklamasında olaylar hakkında bilgisi yoktu demişti. Şimdi biz hangisine inanacağız?
Terörün çok can yaktığı böyle bir vakitte bizim çok daha ciddi konuları yani terörle mücadele yöntemlerini, şehitlerimizi, hâli harap karakollarımızı, yeni özel harekât kuvvetlerini tartışmamız gerekirken biz komutanımızın yaptığı davranışı ve kendini savunma yöntemini tartışıyoruz. Bence burada Genelkurmay komutanı desteklemek uğruna komik duruma düşüp, eleştirilere sert cevap vereceğine; bu olay karşısında gerekli cevabı sayın komutanımıza vermelidir.

Bu vesile ile bir kez daha Aktütün Karakolu'nda ve Diyarbakır'da şehit olan güvenlik güçlerimize Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifa, şehitlerimizin yakınlarına ve tüm milletimize baş sağlığı dilerim. Abdülkadir SARIBAY (Gazi Üniversitesi Makina Mühendisliği)

05 Eylül 2008 Cuma

Tarikatlar İle İlgili Bazı Tesbitler

"Türkiye Cumhuriyeti şeyhler,dervişler ve müritler ülkesi olamaz" Ulu önderimizin bu sözünü bilmeyen yoktur herhalde. Atatürk bu sözünde Cumhuriyetin laikliğine vurgu yapmış ve tarikatları adeta illegal yapılar olarak göstermiştir. Zaten bunun sonucunu o dönemde yapılan uygulamalarda görebiliriz. Atatürk dönemi Türkiye'sinde türbelere yasak konulmuş(Fatih Sultan Mehmet,Hacı Bektaşi Veli gibi Türk büyüklerinin mezarlarına katiyen dokunulmamıştır),medreseler kapatılmış ya da kapatılmaya çalışılmıştır(!).Bütün bu yasakların altında yatan gerçekse Cumhuriyet öncesi ve sonrası çıkan dini sebeplere dayandığı söylenen isyanların yönetimi korkutmasıdır. Aslında bu korku yersiz de değildir. Çünkü başta Çorum,Konya,Anzavur ayaklanmaları olmak üzere ülkenin hemen hemen her bölgesinde çıkan ayaklanmalar gerek Kurtuluş Savaşı yıllarında,gerekse savaş sonrası Türkiye'de büyük sorunlara yol açmıştır. Sadece Şeyh Sait ayaklanması 1925 yılı milli gelirinin 1/3 ünün boşa gitmesine neden olmuştu. Yerli sermayeden yoksun yeni yetme bir ülke için bu isyanlar çok ama çok pahalıya mal oluyordu. İşte bütün o günlerden bugüne kadar "İrtica" her zaman için büyük bir tehlike olarak görülmüş ve tarikatlar irtica yuvası olarak kabuledilmiştir. Özellikle 80 sonrası muhafazakar partilerin iktidarına sahne olan Türk siyaseti tarikat üstüne kurulu dedikodulara yuva olmuştur. Peki ama tüm korkular yerinde mi,yoksa korkulduğu gibi tarikatlar Cumhuriyet düşmanı mı ve bu tarikatlar ne derece güçlü?İşte bu sorulardan bazılarına çözüm getirmeye çalışacağım.

-Laik kesimin gözden kaçırdığı bir gerçek var: “Tarikatların bütününü asla bir tutamayız”. Değil tarikatlar arasında, bir tarikatın kolları arasında bile büyük farklılıklar vardır. Yani bir tarikat Cumhuriyet düşmanı olabilir ama bu bütünü için geçerli olamaz.

-Tarikatlar ta Osmanlı döneminden beri dış güçlerin kolayca ulaşabileceği ve hatta onları kendi çıkarları için kullanabileceği araçlar olmuştur. Çünkü tarikat anlayışında “Şeyh”e koşulsuz bağlılık vardır ve eğer şeyh devlete düşmansa ya da yapılan bir uygulamaya karşıysa bu bütün müritlerin de karşı olduğunu gösterir. Dini duygularını kabartacak şekilde provoke ederseniz bütün bu insanlar bir anda en tehlikeli silaha dönüşebilir. Yakın tarihimiz bunun örnekleri ile doludur.

-Tarikatlar Osmanlı'dan bu yana güçlerini yitirmektedirler. Çoğu insanın sandığının aksine tarikatlar hem maddi, hem de manevi güçlerini her geçen gün kaybetmektedir. Şeyhlik sistemi kimi yerde babadan oğla, kimi yerde de vekil atama yoluyla olduğu için şeyh öldüğü zaman bu olay çoğu zaman tarikat içinde büyük ayrılıklara yol açıyor. Dışa açılma istekleri çoğu zaman ters teperek tarikat içinde çözülmeler oluyor. Teknolojinin değişmesi,ılıman bir bakış açının getirilmesi ve artık eskisi gibi dini ilimler hakkında usta insanların yetişmemesi tarikat dağını eritiyor.

-Muhafazakâr olan Anadolu insanı ise tarikatlara genelde sıcak bakmıyor. Örtünmekten yana olan,ibadetini yapmak isteyen normal bir vatandaş tarikata girmekten çekiniyor. Giyim-kuşam konusunda tabuları yıkamayan çoğu tarikat yaptığı çağ dışı uygulamalarla da sempatisini kaybedip toplum nazarında cazibesini de yitiriyor. (Sayısını artıramayan herhangi bir grup nasıl kalıcı olabilir ve varlığını devam ettirebilir?)

- Tarikatlar eskiden beri belli bir yerleşim bölgesine aittir. Kimi Çarşamba da konaklar kimi de Ümraniye de. Kendi muhitlerince kabul edilen çizgide hayatlarını yaşamaya çalışırlar. Ancak son yıllarda çoğu tarikat ve kolu yaşadığı bölgeyi bırakıp başka bir yere göç etmeyi uygun görüyor. Değişime kapalı olan insanlar yeni gittikleri yerlere ayak uyduramıyor,uydurmaya çalışırken bazen ölçüyü çok kaçırıyor. Sonuç olarak yer değiştirme pek çok tarikat ve kolunun sonunu getiriyor. Bunan 20 yol önce 250.000 müridi olan bir tarikat bugün iç çekişmelerin etkisiyle de 20.000 müritli küçük bir gruba dönüşüyor.

-İslam Tarihinde her türlü grup arasında rekabete ve ayrışmazlığa düşüren en büyük sebep dini ögelerin farklı farklı yorumlanması tarikatların ayrışmasına da etken oluyor. Tarikatı içinde bir grup çarşaf-takke gibi etkenlerde ısrarcı olurken bir kısmı da esneklik yanlısı oluyor bu da grup içinde tartışmalara yol açıyor. tartışmaların sonunda A grubu şeyh Aliyi takip ederken,B grubu ayrılarak yeni şeyhimiz olan Veli'nin peşinden gidiyor.

-Basının zaman zaman tarikatları gündemine taşıması kamuoyunda zaten var olan tarikatları zor duruma düşürüyor. Basın mensuplarının dövülmesi,şeyhin bir deli tarafından öldürülmesi,jet-skiye binmeler,şeyhin 3 karısının olduğunun ortaya çıkması yalnızca laikler tarafından değil dindar çoğu kesim tarafından da hoş karşılanmıyor.

-Bir diğer gerçek ise şu:Tarikat üyelerinin içinde pek çoğu devlet ya da daha doğru deyimle Laik cumhuriyet karşısı olabiliyor. Bunlar zaman zaman yıkıcı faaliyetleri olan örgütlere katılabilirken,aslında devlet çok akıllı biçimde bu grupları kendi çıkarları için kullanıyor,aynı zamanda bu insanları bir şekilde kontrol altında tutuyor. İstanbulda bir semtte Patrikhanenin yayılmacı politikasına karşı tarikatları rakip ve engelleyici silah olarak kullanırken,diğer bir semtte terör örgütü Pkk'ya karşı kalkan olarak kullanıyor.
Elbette bu tarikatların çok iyi yerler olduğunu göstermez ya da onların sütten çıkmış ak kaşık olduğuna kanıt değildir. Bu yalnızca devletin bir politikasıdır ve yakın zamana kadar da işe yaramıştır. Ancak Rum lobisinin yoğun baskısı sonucu sözü geçen semtte artık tarikat üyeleri etkinliklerini yitirmiştir.

-Çoğu tarikatın temelini oluşturan Karadeniz insanı eskisi kadar dindar olsa bile eskisi kadar dini bilimlerde uzman değil. Karadeniz medreseleri artık alim yetiştirme konusunda uzman değil. Yani esas amaçları din olan tarikatlar temelden darbeyi yiyince dini cazibesini de yitiriyor. Kürt medreseleri Karadenizdekilere göre çok iyi olsa da Kürt alimleri tarikatlara karşı biraz ön yargılı. Bu alimlerin çoğu yerel gruplara ve tarikatlara üyeyken,bir kısmı da tercihini cemaatlardan yana kullanıyor.

-Yukarıda dediğim gibi cemaat etkeni de çok önemli 80 sonrası cemaatlerin hızlı yükselişi,tarikatlar için sağ kroşe etkisi göstermiştir. Koyu bir disiplin altındaki tarikatlar daha ılımlı cemaatler karşısında yenik düşmekten kendilerini kurtaramamışlardır. Bir şeyhe bağlı kalmaktansa daha serbest olunacak cemaatler daha uygun gelmiştir insanlara.

-Aslında tarikatlar ile ilgili söylenecek çok şey var,uzun yazımda demek istediğim şuydu:"Tarikatlar elbette ki çoğu zaman Cumhuriyet için tehdit olmuştur. Ancak günümüz Türkiye'si artık tarikatların beslenebileceği bir yer olma özelliğini yitiriyor. Bunun yerine yerel gruplar ya da cemaatler etkin hale geliyor. Yani çoğu Laik insanın korktuğu gibi tarikatlar artık büyük bir tehlike değildir. Gidişat takip edilirse laikler gözlerini cemaatlere dikmelidir." (Bu yazıyı GençUfuk için kaleme alan Semih Gökatalay Ortadoğu Teknik Üniversitesi İktisat öğrencisi)

04 Eylül 2008 Perşembe

Bir Topla Pek Çok Kuş Vurmak

Türkiye'nin 2010 Dünya Kupası Elemelerinde Ermenistan'la aynı gruba düşmesi ile tartışmalar başlamıştı. Ardından Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'nın cumhurbaşkanımıza yapmış olduğu maç daveti ile bu konu iyice tartışma masasına çekilmiş oldu. Gül'ün bu konuda kararını açıkladı ve 6 Eylül'de maçı Erivan'da Serj Sarkisyan ile beraber seyredeceğim dedi. Aslında basit bir maç daveti gibi görüne bu davet ve karar davet eden Ermenistan gidecek olanda Türkiye Cumhurbaşkanı olunca arkasında büyük anlamlar barındırıyor. Ben Abdullah Gül'ü kararı nedeni ile kutluyorum ve sonuna kadar destekliyorum. Bu kararla:

1) Türkiye tüm dünyaya verdiği bir imajı yıkarak dünyada daim düşmanlıkların olmadığını isbat edecek. Hrant Dink suikastı sonrasında dünya kamuoyunda artan bu düşünce yıklımış olacak.

2) Hiçbir sorun küserek, konuşmayarak halledilmez. Doğru bizim Ermenistanla çok ciddi problemlerimiz var. Başta sözde soykırım iddaları olmak üzere, Türkiye'nin toprak bütünlüğünün tanınması ve Azerbaycan vasıtası ile Dağlık Karabağ meselesi. Ama bunların hepsinin aşılması için gerekli tek şey bir araya gelip bu konuları halletmek. Sayın Başbakan Ermenistan eski cumhurbaşkanına bir mektup yazarak 1915 Olayları konusunda ortak bir komisyon kurulmasını önermişti. Bu kararda bu görüşün devamı nitaliğinde düşünülebilir.

3) Azerbaycan'nın çekinceleri elbetteki olcaktır. Zira Hocalı Katliamı başta olmak üzere yapılan pek çok kıyım sonrasında başlayan işgalle ülkenin %20'e yakını hâlâ Ermeni işgali altında. Türkiye bu konuda Azerbaycan'a açık destek veriyor. Burada şu soru önemli. Senelerdir sınır kapımız kapalı olduğu halde bu sorun çözüldü mü? Mink grubu çalışmalarına devam ediyor ama onlarda bir arpa boyu bile yol katedemedi. Bence bu ziyaret uzun vadede Dağlık Karabağ sorununun çözümünede katkı yapacak. Ayrıca Tayyip Erdoğan geçen günlerde Bakü'deydi. Azerbaycan Dışişleri Bakanı geçtiğimiz günlerde Ankara'daydı. Yani Türkiye bu konudaki meramını Azerbaycan'a pek çok yoldan anlattı. Bunun yanında cumhurbaşkanımızın yakın zamanda bir Azerbaycan ziyaretide yapacağı haberler arasında.

4) Gürcistan olayları Türkiye'nin son yıllarda yapmış olduğu pek çok yatırımı baltaladı. Gürcistan Bakü-Tiflis diye başlayan projelerde dayanak, Türkiye'nin Azerbaycan üzerinden ata yurda bağlantı noktası. Ama son olaylar bu düşüncenin değişmesi gerektiğini ortaya koydu. Zira kendi içinde problemli ve Rus baskısı altında ki bir Gürcistan Türkiye'nin büyük projelerinin ortağı olamaz. Burada İran ve Ermenstan ihtimalleri gündeme geliyor. İran'ı batı kabul etmeyeceğinden, tek olasılık Ermenistan.

5) 1915 Olayları Türkiye'yi uluslararası camiada uzun süredir zor durumda bırakıyor. Buna karşılık Türkiye soykırım olarak tanıyan ülkelere karşı boykot uygulaması dışında hiçbir şey yapamadı. Türkiye'nin bir ülke olarak diaspora ile temasa geçemeyeceğinden Ermenistanla oturup bu sorunu çözme dışında bir alternetifimiz yok. Bu sorunla yaşama seçeneğimiz olmadığından bu problemi çözmeliyiz ve bu da ortak tarih komisyonu gibi öneriler ile halledilebilir. Bu şekilde asıl soykırımı kimlerin yaptığı ortaya çıkabilir.

6) Olayın bir de dış desteği var. Bünyesindeki büyük Ermeni nüfusu nedeni ile Amerika senelerdir soykırımı tanıma noktasına geliyor. Bizimde yüreklerimiz ağızımıza geliyor. Amerika ziyaretle başlayacak ilişkiler neticesinde bu sorunun düzeltilebileceği düşüncesinde. Aynı şeyler Avrupa Birliği içinde söz konusu.

Sözün özü sorunlarımızı masada halledebiliriz. Bunun için hiçbir zaman ilişkiye girmekten kormamalı sorunlarımızı tartışmalıyız. Ayrıca bu kadar tartışma arasında millî takımımıza yarınki maçta başarılar dilerim. Abdülkadir SARIBAY (Gazi Üniversitesi Makina Mühendisliği)